• Müslüman

"Sadece Kuran" Söylemi ve Mefhumlarımız

Güncelleme tarihi: 15 Nis 2020



Sadece Kuran demek bizi kurtarır mı?


İnsanoğlu düşünmeye öğrenme ile başlar, öğrendikçe düşünür, düşündükçe öğrenir ve bu iki kavram birbirini besleyerek insanın gelişmesini veya geliştiği noktadan geri dönmesini sağlar. Yani öğrenme ve düşünme her zaman mutlak olumlu veya mutlak olumsuz yöndedir denemez.

İnsanlar öğrenmeye açık yapılarıyla diğer mahlukattan ayrılır. Zeka ve akletme yeteneğini doğru kullanmak, öğrenme sonucu ortaya çıkan düşüncelerin bizleri olgunluğa götürmesi ile paraleldir.

Öğrendiğimiz şeylerin düşüncelerimizle harmanlanıp bizleri olgunluğa götürmesi için çok önemli bir kavram vardır.

Mefhum dediğimiz bu kavram, öğrenilen şeylerin akletme ile harmanlanıp inanç haline gelmesidir.


Mefhum ile kavram kelimelerinin aynı anlama geldiğini söyleyenler yanılgı içerisindedir çünkü kavram; kavranabilen yani herkes açısından kabul edilen genel bir tanımın zihinde oluşmasıdır. Mefhum ise kavramların akıl katılması yoluyla fehim oluşturmasıdır. Fehme ise kısaca idrak kabiliyeti diyebiliriz. İdrak kabiliyeti doğuştan gelen veya kendi kendine oluşan bir kabiliyet değildir. İdrak, mefhumlaşan kavramların zihinde oluşturduğu geniş ve derin manalardır.


İnsanda mefhum haline gelmeyen kavramlar çabuk değişmeye müsait, manipüle edilebilir bilgilerdir. Öğrendiğimiz kavramları içimizde mefhum haline getirmediğimizde cehaletten arınmış sayılmayız. Bilinç dediğimiz şey de kavramların mefhum haline geldiği insanların bilerek konuşması, bilerek davranması ve hatta reflekslerini bile bilerek vermesidir.


“Sadece Kuran” dediğimizde bütün sorunları çözdüğümüzü sanmamız en büyük yanılgılarımızdan biridir, çünkü bir çoğumuz “Sadece Kuran” dediğimizde “Sadece Kuran” lafzını mefhum haline getirmeden, sadece kavramsal olarak kullanmaktayız. Kuran kavramı bile zihinlerimizde tam oturmamış, yüzeysel birkaç tanımdan ibaretken “Sadece Kuran” demek abesle iştigal olacaktır.

Öğrendiklerimiz sayesinde değiştirdiğimiz düşüncelerimizi, aklı devreye sokmadığımız için eski zihinsel kodlarımızla değerlendirmeye devam ederiz, değiştiğimizi sanırız ama aslında sadece dilimiz değişmiştir.

Değişimi dilimizde bırakmayıp “Sadece Kuran” kavramını “Mefhum” haline getirmek bizi gerçek Kuran Müslümanı yapacaktır. Mefhum haline getirmediğimiz bir düşünce, bizi aynen eleştirdiğimiz başka kitleler gibi davranmaya itmektedir. Onlar gibi yüzeysel bakıp, yüzeysel anlamlar vererek kafamızdaki heyulaları Kuran’a söyletme yarışına girmekteyiz. Çünkü kolay olan budur ve fıtraten kolay olana meyilliyizdir.

Peki önce “Kuran”, sonra “Sadece Kuran” kavramının bizlerde mefhum haline gelmesini nasıl sağlayacağız.

Bir kavramı mefhum haline getirmenin yolu onun bütün vasıflarını, ne olup ne olmadığını bilerek bu bilgileri benimsemekten geçer, içselleştirme dediğimiz şey tam olarak budur. “Sadece Kuran” dediğimizde özne olan kavram Kuran’dır. Başına koyduğumuz “sadece” ifadesi, ona yüklenen bir eylem değildir, bu ifade kendimize yüklediğimiz bir eylemdir, yani “Ben sadece Kuran’a göre kararlar verir, ona göre yaşar, ona göre hükmederim” demenin kısa halidir. Hal böyleyken, hayatında Kuran’dan eser olmayan insanların “Sadece Kuran” demesi bir slogandan öteye geçmeyecektir.

Öyleyse öncelikle Kuran’ın ne olup ne olmadığını iyice anlamak ve Kuran denilince aklımıza gelen şeyin ne olması gerektiğini netleştirmemiz gerekecektir ki “Sadece Kuran” dediğimizde yüklendiğimiz eylemin cahili olmayalım.

Kuran içeriği bakımından tamamen Allah katından olan, içerisinde uymamız gereken kuralları, tabi olduğumuz yaptırımları, ahlaki değerleri, öğütleri, örnek kıssaları, gaybi bazı bilgileri barındıran bir kitaptır. Lafzı da manası da Allah’tandır.

Kuran’ı lafzı ve manası Allah’tan olan bir rehber olarak kabul etmek demek kendi benliğimizi, egomuzu, kendi kavramlarımızı, eski mefhumlarımızı, eşimizi, dostumuzu, hocalarımızı, dil bilgimizi vs. bir kenara bırakıp tamamen o kitaba teslim olmamız demektir.

Tam bu noktada önemli bir konu gündemimizi sürekli olarak işgal etmekte. O konu da Kuran’ın dili ve Kuran’la emrolunan toplumların dili arasındaki farklılıktır. Bu farklılık “Meal” kavramını da ilgilendiren hayati bir nüanstır.


Bu konuya biraz zaman ayırıp, zihinlerde soru işareti oluşturan ve bir çok insanı ifrat-tefrit çizgisinden uzaklaştıran algıları düzeltmemiz gerekmektedir ki “Kuran” mefhumumuzu netleştirip bir bilinç oluşturabilelim.

Kuran’ın orijinal dilinin Arapça olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu konudaki ayetleri teker teker ele alıp, üzerlerine biraz düşündüğümüzde bu sorunu çözmüş oluruz.

KURAN’DA ARAPÇA İLE İLGİLİ 12 AYET VARDIR.

Yusuf (12)–2: “Muhakkak ki, biz onu akıl edersiniz diye Arapça bir kitap olarak indirdik.”

Ra’d (13)–37: “Ve işte biz o Kur'ân'ı Arapça bir hüküm olarak indirdik. Eğer sen, sana vahiyle gelen bu bilgiden sonra onların keyiflerine uyacak olursan, sana Allah'tan ne bir dost vardır, ne de bir koruyucu.”

Nahl (16)–103: “And olsun ki biz onların: "Bunları O’na bir insan öğretiyor" dediklerini biliyoruz. Halbuki öğretiyor zannında bulundukları kimsenin dili yabancıdır. Bu lisan ise apaçık bir Arapçadır.”

Ta-ha (20)–113: “İşte böylece biz onu Arapça bir Kur'ân olarak indirdik. Onda tehditlerden nice türlüsünü tekrar tekrar açıkladık ki belki sakınırlar, yahut onlara bir ibret ve uyanış verir.”

Şu’ara (26)–195: “Apaçık bir Arapça lisan ile.”

Şu’ara (26)–198/199: “Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik de, bunu o okusaydı, yine de ona iman etmezlerdi.”

Zümer (39)–28: Biz onu, Allah’a karşı gelmekten sakınsınlar diye hiçbir eğriliği bulunmayan Arapça bir Kur’an olarak indirdik.”

Fussilet (41)–3: “Bu, Arapça bir Kur'an olarak, âyetleri bilen bir kavim için ayırt edilip açıklanmış bir kitaptır.”

Fussilet (41)–44: Eğer biz bu Kur'ân'ı yabancı bir dilde indirseydik, onlar kesinlikle, “Âyetlerinin açıklanması gerekmez miydi? Bir Arap'a yabancı bir dille söylenir mi?” diyeceklerdi. De ki: “O, inananlar için bir yol gösterici ve gönüllerine şifadır. Kâfirlerin kulaklarında ağırlık vardır ve Kur'ân onlara kapalıdır; sanki onlara uzak bir yerden sesleniliyor.”

Şura (42)–7: “Böylece biz sana Arapça bir Kur'ân indirdik ki, şehirlerin anası (olan Mekke) halkını ve etrafındakileri uyarasın ve hakkında hiç şüphe olmayan kıyamet gününün dehşetinden onları korkutasın. Bir grup cennettedir, bir grup da cehennemdedir.”

Zuhruf (43)–3: “Apaçık kitaba andolsun ki biz onu iyice anlayasınız diye Arapça bir Kur'an yaptık.”

Ahkaf (46)–12: “Kur'ân'dan önce de bir rehber ve rahmet olarak Musa'nın kitabı Tevrat vardı. Bu Kur'ân ise zulmedenleri uyarmak, iyilik yapanları müjdelemek için Arap lisanı ile indirilen ve kendinden öncekileri tasdik eden bir kitaptır.”

Kuran’ın Arapça indirilmesinin nedenini rabbimiz, genelde indiği çevrede iyice anlaşılması olarak ifade ediyor.

12 Ayetin 7’sinde iyice anlaşılması için Arapça olarak indirildiği doğrudan belirtilmiştir. (Zuhruf (43)–3, Fussilet (41)–3, Zümer (39)–28, Şu’ara (26)–195, Ta-ha (20)–113, Yusuf (12)–2)

Diğer ayetlerde ise;

- Benzerini o çevreden kimsenin yazamayacağını ispat için (Şu’ara (26)–198/199)

- Kuran’ı Arap olmayan birinin yazmadığın ispat için (Nahl (16)–103)

- Tevrat’tan farklı bir dilde yazıldığını belirtmek için (Ahkaf (46)–12)

- Sadece Mekke için değil, çevresinde Arapça konuşulan diğer bölgelerde de anlaşılsın diyerek lisanını sınırlandırdığı için (Şura (42)–7)

- Resulün de çok iyi anlaması için (Ra’d (13) – 37)

- Muhammed’in elçiliğinin ispatı için, Arap olduğu için (Fussilet (41)–44)

Lisanını Arapça seçtiğini açıklamıştır.

Kuran’ın, sadece belli bir bölgeye değil bütün insanlığa gönderildiğini, yeryüzünde konuşulan tek dilin Arapça olmadığını, Araplardan başka milletler ve diller, o dillere ait lehçeler olduğunu düşünürsek, bütün bu açık ve net ayetlerden anlaşılacağı üzere Kuran’ın, her toplumun kendi anlayacağı şekilde tercüme edilmesi gerektiği kanaatine varabiliriz.

Aksini düşünecek olursak;

1- Arapçanın evrensel bir dil olması gerekir.

2- Bütün insanlar Kuran’ı anlamak için önce Arapça öğrenmelidir.

3- İslam sadece Arap Yarımadası’na has bir dindir.

4- Dili Arapça olmayanlar Kuran’ı okumamalı

5- Anlamını Araplardan ya da çok iyi Arapça bilenlerden öğrenmelidir.

Seçeneklerinden birini veya bir kaçını kabul etmemiz gerekir.

Bu seçeneklerin neden olamayacağını izah etmeye çalışalım.

1- Arapçanın evrensel bir dil olamayacağını Şura suresinin 7. Ayetinden anlamak mümkündür. Şayet aksi geçerli olsaydı, Allah, Mekke ve etrafını değil bütün dünyayı vurgulardı.

2- Şayet bütün insanların Arapça öğrenmesi gibi bir mecburiyet olsaydı, Rabbimiz, kitabının çok iyi anlaşılması için bunu da apaçık belirtirdi. Unutulmaması gerekir ki Kuran’da aksi belirtilmeyen her konu kendi haline bırakılmıştır ve insanlara tercih hakkı sunulmuştur, Müslüman bu tercih hakkını haram-helal çizgisinde kullanır. İmtihan sadece emirlere uymak değil emir verilmeyen konulardaki tercihleri de kapsar.

3- İslam’ın sadece Arap Yarımadası’na has bir din olmadığını izaha gerek yok sanırım, Rabbimiz birçok ayette bütün insanlığı dininden sorumlu tutmuştur.

4- Dili Arapça olmayanların Kuran’ı okumaması söz konusu bile olamaz çünkü Rabbimiz bir çok ayette Kuran’ı okumayı, anlamayı, akletmeyi, üzerinde düşünmeyi ve anlatılan kıssalardan ibret almayı bireysel olarak her Müslümana emretmiştir.

Rabbimiz, Kuran’ın anlamını Araplardan ya da çok iyi Arapça bilen birilerinden öğrenmemizi de hiçbir ayette belirtmemiştir. Belirtmediği gibi, bütün insanlığı bu dinden sorumlu tutmuş ve lisan ile ilgili yukarıdaki 12 ayetin dışında ayet göndermemiş, hiçbir mecburiyet yüklememiştir. Allah’ın yüklemediği bir mecburiyeti, hiç kimse kendi mantık veya akıl yürütmeleri sonucu bütün Müslümanlara yükleyemez.

“Bu konuya şu açıdan da bakılabilir: Usûlde de genel bir kâide vardır:

مَا لاَ يَتِمُّ الْوَاجِبُ إلاَّ بِهِ فَهُوَ وَاجِبٌ

"Vacibin ancak kendisiyle tamamlandığı şey de vaciptir (farzdır)."

Buna göre, Kur'an'ı ve hadisleri anlamak farzdır; Kur'an'ın ve hadislerin anlaşılmasının kendisiyle sağlandığı, tamamlandığı Arapça ilmini öğrenmek de vacip yani farz olur. Ancak bütün Müslümanlara farz değildir, bazı kimselerin bilmesi yeterli olur.”

Şeklinde yapılan açıklamalar ise tamamen beşer kaynaklı ve vahiyden bağımsız bir akıl yürütme ile ortaya konmuş, temeli Kuran’da olmayan düşüncelerden ibarettir. Her konuda Kuran-Hadis-Sahabe zincirine bakan bir Müslümanın böyle önemli bir konuda bu zincire riayet etmeden KURAL koyma hadsizliği yüzünden Müslümanlar asırlar boyu cahil kalmış ve din belli kesimlerin elinde adeta hamur gibi yoğrularak şekilden şekile sokulmuştur. Günümüzde Arapçaya hakim hem Türk, hem Arap hem başka kavimlerden milyonlarca insan ve fasih Arapça bilen yüzbinlerce insan olmasına rağmen, pratikte bu varlık hiçbir anlam ifade etmemekte ve Müslümanlar, yanlış algılarla, kitaplarında olmayan bidatleri din diye yaşamaya devam etmektedir. Müslümanların hiç bir sorunu çözülmediği gibi yeni yeni fitneler din adına yayılmaktadır. Kuran'dan uzak yaşanan bu cahili Müslümanlığın temelinde, Kuran'ı okumamak, anlaşılmaz sanmak, Arapçasından anlamadan okumak, anlamaya çalışan sapıtır gibi bir sürü batıl inanç yatmaktadır.

Arapçayı dinin resmi dili ilan eden bir çok çevrenin, Farsçanın Müslümanlar üzerine kurduğu hegemonyadan rahatsız olmaması da gariptir. Bilinen hadis, usül ve fıkıh alimlerinin bir çoğu Fars kökenli olup dilleri Farsça iken, insanların kendi dilinde Kuran okumasını sapıklık sayan zihniyetin ikiyüzlülüğü ayan beyan ortadadır. Namaz (Salat), oruç (Savm), cami (Mescid), peygamber (Resul-Nebi) gibi çok önemli kavramları bile Farsça kullanırken Türkçe meal okunmasından rahatsız olmak ancak art niyetle açıklanabilir.

Kuran’ın diliyle ilgili sorunu böylece açıklığa kavuşturduktan sonra Kuran mefhumumuzu oluşturacak diğer bir noktaya geçelim.

O nokta da "Kuran’ın açıklanması" olarak özetleyebileceğim, Müslümanların kafasının karışık olduğu bir nokta.

Allah, taptığımız ve bizi yaratan varlıktır, Allah’a hiçbir şekilde acziyet yükleyemeyiz, anlatmak istediğini ifade etmekten aciz değildir, anlatmak istediğini satır aralarına yazmaz, onları kendi belirlediği bir ilimle yine kendisi açıklar veya anlatır. Bunlar Allah’ın bir çok sıfatının göstergesidir ve tartışma alanı değildir.

“Andolsun ki Biz onlara bir Kitab indirdik. İman edecek bir topluluğa bir hidayet ve bir rahmet olmak üzere, onu BİR İLİM ÜZERE çeşitli biçimlerde açıkladık.” - A'râf (7)-52

"Elif, Lâm, Râ. Bu bir kitaptır ki, âyetleri muhkem kılınmış sonra hakîm olan, her şeyin iç yüzünü bilen Allah tarafından açıklanmıştır. Bu, Allah'tan başkasına kul olmamanız içindir." – Hud (11)-1,2

“Allah size kaçınılmaz bir ihtiyaçla karşı karşıya kalmanız dışında haram kıldıklarını AYRI AYRI AÇIKLAMIŞKEN, size ne oluyor ki üzerine Allah'ın adı anılan şeyleri yemiyorsunuz? Gerçekten bir çokları HİÇBİR İLİM OLMAKSIZIN kendi hevalarıyla (keyfi görüşleriyle kimilerini) saptırıyorlar. Şüphesiz ki senin Rabbin, haddi aşanları en iyi bilendir.” - En'âm (6)-119

“Allah sözün en güzelini müteşabih (birbiriyle uyumlu-birbirini açıklayan) ve mesani (mükerrer-tekrarlanan ayetlerden) bir Kitab olarak indirdi. Rablerine karşı huşu duyanların (saygıyla korkanların) ondan derileri titreyerek-ürperir. Sonra da onların derileri ve kalpleri Allah'ın zikrine (karşı) yumuşar-yatışır. İşte bu Allah'ın yol göstermesidir. (Allah) onunla (indirdiği Kitab'la) dilediğini hidayete (doğru yola) eriştirir. Allah kimi de saptırırsa (sapıklıkta bırakırsa) artık onun için (doğru) bir yol gösteren yoktur.” – Zümer(39)-23

“Kitap'ı sana indiren O'dur: Onun ayetlerinden bir kısmı muhkemlerdir ki; onlar Kitap'ın anasıdır. Diğer ayetlerse müteşâbihlerdir. Şu var ki, kalplerinde bir eğrilik ve bozukluk bulunanlar, fitne aramak, onun teviline öncelik tanımak için Kitap'ın sadece müteşâbih kısmının ardına düşerler. Onun tevilini ise bir Allah bilir, bir de ilimde derinleşmiş olanlar. Bunlar, "Ona inandık, hepsi Rabbimizin katındandır." derler. Ancak ulul elbab hatırlayıp-öğüt alır.” – Al-i İmran(3)-7

Ulul elbab kimdir onu da Allah açıklıyor:

“Ki onlar sözü işitirler ve en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah'ın kendilerini hidayete (doğru yola) eriştirdikleridir ve onlar ulul elbab olanlardır.” - (39-Zümer 18)

Allah “Kitabı açıkladım” dediği halde Allah’a meydan okurcasına kitap hakkında kafasına göre yorum yapanlar, ayetleri açıklama yetkisini birilerine has kılanlar, “Kuran” kavramını içlerinde mefhumlaştıramamış, bilinçsiz ve akılsız kişilerdir.

Türevlerini saymazsak sırf “Ey iman edenler” ve “Ey insanlar” diye 112 kere bizzat bize hitap eden Allah’a karşı, yalan söyleyerek, Kuran’ı anlamanın imkansız olduğunu, Kuran’ı ancak sadece Arapça bilenlerin anlayacağını, sadece hocaların, şeyhlerin, Allah dostları(!)nın anlayabileceğini iddia edenler Kuran cahilinden başka biri değildirler. Bu gibi savunma mekanizmalarına sığınanlar Kuran ve Allah üzerine derin bir düşüncesi olmayan, yüzeysel fikir sahibi insanlardır. O yüzden "Kuran" ve "Mabud" kavramlarının mefhumlaşması çok önemlidir. Kavramları olması gereken yere oturtmadığımızda böyle büyük hatalar yapmamız kaçınılmazdır.

Peki Kuran’ı nasıl anlayacağız? Allah’ın bahsettiği ilim nedir? Ki bu ilme hakim olunca Kuran’ı anlamak neden çok kolaylaşıyor?

Şu nüansa dikkat etmeden konuya girersek eksik bir değerlendirme yapmış oluruz: Gayesi, dindar biri olarak yaşamak olan, sağlam bir imana ve tevhid anlayışına sahip, sıradan bir müslüman için Kuran’ı anlamak diye bir sorun olamaz. Okuduğu herhangi bir metni anlamak yani o metinde ne anlatıldığını anlamak için okuma-yazma bilmek yeterlidir, “Anlamadan okumak” kavramı akıl dışıdır, hiç kimse eline aldığı bir metni anlamamak için okumaz ve okuduğundan mutlaka bir şeyler anlar. Bu açıdan bakıldığında Kuran’ı anlamak ile Kuran’ı açıklamak farklı kavramlardır.

Kuran’ı açıklamayı kendine görev edinmiş insanlar, özel bir sorumluluk hisseden, İslam toplumunun dertleriyle dertlenmiş ve belli bir bilgi birikimine sahip insanlardır. Her Müslümanın bu görevi üstlenme zorunluluğu olmadığı gibi İslami toplum içerisinde bu nevi şahsiyetlerin olması Allah’ın bir lütfudur. Bir çok ayette geçen “ilim sahibi” ifadesi, kerameti kendinden menkul ve birilerinin nitelendirmesi ile Allah dostu denilen şeyh, mürşit, sadat gibi ünvanları olan kişileri değil, Kuran’ı açıklama yetisine sahip, bilgi sahibi kişileri anlatmaktadır ki bu bilgi, yukarıdaki ayetlerde geçen, Allah’ın kitabı açıklamak için öğütlediği ilimdir. O yüzden Kuran’ı eline alan herkesin bir takım kuruntulara, var sayımlara, ön yargılara, tepkisel düşüncelere dayanarak kah ayetleri tek tek ele alıp kah belli bölümleri cımbızlayıp onlardan hüküm çıkarması cehaletten başka bir şey değildir ve sahibini oldukça tehlikeli sulara sürükler. Bir anlamı da heva ve hevesinden hüküm vermek demek olan şirk, bu tehlikelerden biridir.

Başka bir yazının konusu olacak Kuran'ı açıklama ilmini maddeler halinde kısaca ifade etmek gerekirse;

Tevhid, mabud, Kuran, elçi, hüküm gibi kavramları mefhum edinerek içselleştirmek ve temiz bir akla sahip olmanın yanısıra:

a- Konu hakkındaki bütün ayetleri toplamak (Muhkem-müteşabih-mesani ayrımını yapan ayetler gereği)

b- Toplanan ayetlerin muhkem olanlarını ayırmak (Muhkem-müteşabih-mesani ayrımını yapan ayetler gereği)

c- Müteşabih yani benzeşen ayetleri ayırmak (Muhkem-müteşabih-mesani ayrımını yapan ayetler gereği)

d- Kelimelerin kök anlamlarına bakmak (Dilbilgisi)

e- Kelimelere Allah’ın yüklediği özel anlamlar var ise onları ayırmak (Istılah)

f- Uzmanlık gerektiren bir konu ise (Ekonomi, hukuk, ehli kitap..vs.) yetkin kişilerin bulunması. (Kuran’da geçen ilgili ayetler gereği / Ankebut(29)-43, Enbiya(21)-7, Nisa(4)-58))

g- Kuran bütünlüğüne ve kelimelerin kullanıldığı bağlamlara, cümle yapılarına özen göstermek. (Dilbilgisi)

h- Konu hakkındaki tarihi belge ve bilgileri, uygulamaları, hadis-sünnet gibi verileri yardımcı olarak kullanmak amacıyla toplamak.

i- Bütün bu verileri bir araya getirdikten sonra hepsini birleştirip, hükmü ortaya çıkaracak zihni melekelere sahip olmak.

Yukarıdaki maddelerden de anlayacağınız üzere Kuran’ı anlamak ile Kuran’ı açıklamak veya hüküm çıkarmak arasında dağlar kadar fark vardır, bu farka rağmen eline Kuran alıp hüküm uydurmaya başlayanlar, bir pense ve bir tornavida ile uçak motoru tamir etmeye çalışan ahmaklar gibidir.

Allah, kitabını, kitabı anlamak ve ona göre yaşamak isteyenler için basit kıldığı gibi, o kitaptan hüküm çıkarmak isteyenler için bir ilim üzere bu imkanı vermiştir. Bu da Kuran’ın bir mucizesi olduğu gibi, donuk bir yapıda olmadığının, inananlarını başıboş bırakmadığının delilidir.

Kuran’la ilgili kafaların karışık olduğu konulardan biri de HÜKÜM KOYMA ile HÜKMETME kavramlarının aynı sanılmasıdır.


Tevhid, mefhum haline dönüşmemişse insanlar iki veya daha fazla hüküm kaynağı var sanır ve Allah’tan başka güçlere de hüküm koyma yetkisi verirler. Bunu hüküm koyma ile hüküm verme arasındaki farkı bilmedikleri için şüphesizce ve tek doğru sanarak yaparlar. Halbuki aşağıdaki ayetlerde de göreceğimiz üzere hükmü koyan Allah, bu hükümlere göre hüküm verenler ise insanlardır. Aynen hakimlerin anayasaya göre karar vermesi gibi. Resulullah’ta bunu yapmıştır, bizler de böyle yapmakla mükellefiz.

HÜKÜM KOYMA ANLAMINDA HAKEM ALLAH’TIR:

"(De ki) Allah'tan başka bir hakem mi arıyayım? Oysa O, size Kitab'ı mufassal (ayrı ayrı açıklanmış) olarak indirmiştir. Kendilerine Kitab verdiklerimiz, bunun gerçekten Rabbinden hak olarak indirilmiş olduğunu bilmektedirler. Şu halde sakın kuşkuya kapılanlardan olma." - En'âm(6)-114

HÜKMETME ANLAMINDA, HAKEM ELÇİSİDİR:

Çünkü O aynı zamanda hem ulul emr hem dini liderdi. Aşağıdaki ayetin öncesinde, Nisa-60'tan itibaren, mahkeme olmak isteyenler ve aralarında kimin hükmedeceği konusu anlatılıyor zaten.

“Hayır (öyle değil), Rabbine andolsun ki aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem kılıp sonra senin verdiğin hükme içlerinde hiçbir sıkıntı olmaksızın tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça, iman etmiş olmazlar.” - Nisâ(4)-65

Ayetlerden görüldüğü üzere Kuran’dan çıkan hükme teslimiyet aynı zamanda iman meselesidir, o yüzden alelade şekilde “Bu Kuran’ın emridir” “Bu Kuran’dandır” dediğimiz her konuda çok dikkatli olmalı, bin düşünüp bir söylemeliyiz.

Neden “Kuran’dan çıkan hükme” dedim? Çünkü:

“İnsanlar (sapıklıkta ve şaşkınlıkta) tek bir ümmetti. Allah müjde vericiler ve uyarıp-korkutucular olarak elçiler gönderdi ve insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda aralarında hüküm vermek üzere beraberlerinde hak Kitab'lar indirdi……..” – Bakara(2)-213

HÜKÜM ALLAH’INDIR:

“Hakkında ihtilafa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm Allah'ındır. (De ki) "İşte benim Rabbim olan Allah (budur). Ben O'na tevekkül ettim ve yalnızca O'na yönelirim." – Şûrâ(42)-10

Şimdi, hüküm koymayı ve kendi yazdırdığı kitabı açıklamayı şeksiz, şüphesiz, amasız şekilde Allah’a has kılmadıkça “Sadece Kuran” lafzının bir anlamı yoktur. Kuran dediğimizde aklımıza “Allah’ın sözü” “Allah’ın hükümleri” “Allah’ın kendi açıkladığı kanunları” gelmedikçe, ayetleri teker teker alıp kendi düşüncelerimize delil olarak kullanma sapkınlığından kurtulamayız.

Eğer Kuran dendiğinde “Allah’ın sözü” “Allah’ın hükümleri” “Allah’ın kendi açıkladığı kanunları” anlayışları bizde mefhum haline gelmişse, temel bir prensip olarak şu gerçekleri de kabullenmemiz gerekmektedir.

1- Ayetleri tek tek okuyup anlamak başka, ayet gruplarından hüküm çıkarmak bambaşka şeylerdir.

2- Kuran’ın tamamını anlamak için okumak ile okuduklarından hüküm çıkarmak bambaşka şeylerdir.

3- Okuduğunu anlamak kolaydır ama anladıklarını bir araya getirip, belirli bir bütünlük içerisinde o anladıklarından hükümler çıkarmak dünyanın en zor işlerindendir.

Kuran, bu prensiplere saygı duymadan ve dikkate almadan okunduğunda, incelendiğinde, araştırmalara dahil edildiğinde, insanlar sufizme, tarikatçılığa, mezhepçiliğe, şirke, deistliğe..vs. kaymıştır, çünkü Allah’ın kendi sözlerini açıkladığı ilimden (A’raf-52) bihaber yapılan her okuma; şeytanın saptırmasına, manipülasyonlara, kirlenmeye açıktır aynı zamanda.

Kuran’ın bütünselliğini içselleştirmeden çıkaracağımız her hüküm, büyük olasılıkla yanlıştır, doğru çıkması ise sadece tesadüftür.

36 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör